23 Kasım 2010 Salı

Anayaso

Gul, gurban olduğum Hökümet Baba!
Baa bir alfabe veremez miydin?
Gara dağlar gar altında galanda
Ben gülmezem
Dil bilmezem
Şavata'dan Hakkari'ye yol bilmezem
Gurban olam, çaresi ne, hooy babooov?

Bebek yanir, bebek hasda, bebek ataş içinde
Ben fakiro,
Ben hakiro
Dohdor ilaç, çarşı bazar tam - takiro
Gurban olam bu ne işdir hooy babooov!

Çoçiğ ağliir, çoçiğ öliir, geçit vermiy Zap suyu
Parasizo,
Çaresizo
Ben halsizo, ben dilsizo, şeher uzah, yolsizo
Bu ne haldır, bu ne iştir hooy babooov!

Gara dağda, gar altında ufağ ufağ mezerler
Yeddi ceset hetim hetim Zap Suyunda yüzerler
Hökümata arz eylesem azarlar
Ben ketimo
Ben hetimo
Ben ne biçim vatandaşım hooy babooov?

Şavata'tan Angara'ya ses getmiir
Biz getmeğe guvvatımız hiç yetmiir
Malımız yoh
Yolumuz yoh
Angara'ya ses verecek dilimiz yoh
Ganadımız, golumuz yoh
Bu ne biçim memlekettir hooy babooov?

Yerin, yurdun adresesin bilmirem
Angara'da: Anayasso!
Ellerinden öpiy Hasso
Yap bize de iltimaso
Bu işin mümkini yoh mi hooy baboov?

Şemsi Belli
 
 

Ihlamurlar Çiçek Açtığı Zaman

Dilimde sabah keyfiyle yeni bir ümit türküsü
Kar yağmış dağlara , bozulmamış örtüsü
Rahvan atlar gibi ırgalanan gökyüzü
Gözlerimi kamaştırsa da geleceğim sana
Şimdilik bağlayıcı bir takvim sorma bana
Ihlamurlar çiçek açtığı zaman

Ay, şafağa yakın bir mum gibi erimeden
Dağlar çivilendikleri yerlerde çürümeden
Bebekler hayta hayta yürümeden
Geleceğim diyorum ,geleceğim sana
Ne olur kesin bir takvim sorma bana
Ihlamurlar çiçek açtığı zaman

Beklesen de olur , beklemesen de
Ben bir gökkuruşum sırmalı kesende
Gecesi çok süren karlar buzlar ülkesinde
Hangi ses yürekten çağırırsa seni bana
Geleceğim diyorum,takvim sorma bana
Ihlamurlar çiçek açtığı zaman

Bu şiir böyle doğarken dost elin elimdeydi
Sen bir zümrüd-ü ankaydın, elim tüylerine deydi
Sevda duvarımı aştım, sendeki bu tılsım neydi?
Başka gezegende de olsan dönüşüm hep sana
Kesin bir gün belirtmem, ne olur takvim sorma bana
Ihlamurlar çiçek açtığı zaman

Eski dikişler sökülür de kanama başlarsa yeniden
Yaralarıma en acı tütünleri saracağım ben
Yeter ki bir çağır çiçeklendiğin yerden
Gemileri yaksalarda geleceğim sana
On iki ayın birisinde,kesin takvim sorma bana
Ihlamurlar çiçek açtığı zaman

Bak işte notalar karıştı ,ezgiler muhalif
Hava kurşun gibi ağır, yağmur arsız
Ey benim yeni alfabemdeki kadim elif
Ne güzellik ,ne tad var baharsız
Güzellikleri yaşamak için geleceğim sana
Geleceğim diyorum biraz mühlet tanı bana
Ihlamurlar çiçek açtığı zaman

Ihlamur çiçek açtığı zaman
Ben güneş gibi gireceğim her dar kapıdan
Kimseye uğramam ben sana uğramadan
Kavlime sadığım ,sadığım sana
Takvim sorup hudut çizdirme bana
Ben sana çiçeklerle geleceğim
Ihlamurlar çiçek açtığı zaman

Bahattin Karakoç

1 Kasım 2010 Pazartesi

tembellik işime geliyor bu aralar.aslında pek tembellik değil ama yazı yazmaya nazaran daha basit(!) bir eylem içindeyim:gözlem...evet uzun zamandır insanları izliyorum. bunu hayatımın belli dönemlerinde yaparım ve her seferinde de kendime lanet ederim.gördüklerim öylesine sahici,öylesine nettir ki nasıl olmuşta kanmışım bunca insana veya nasıl olmuşta böyle bir ortamda  barınabilmişim bunca zaman diye başımı iki elimin arasına alır var gücümle bastırırım.neden mi?bilmiyorum.

insanlar öylesine basit yaşamaya başlamışlar ki üzüntüleri de istekleri de o denli basitleşmiş.benim gibi düşünen bizdendir,işte adam gibi adam tanımlamaları her zaman karşıdaki insanın düşüncesinin,kimliğinin uygunluk derecesine göre kullanılır olmuş. söylediklerin doğru olsa bile karşındaki gibi düşünmüyorsan kesinlikle yanlış düşündüğüne inandırılıyorsun.nitekim doğruyu sadece senin bilmen, hayatta bir şeylerin değişmesini sağlamıyor;çünkü öyle bir toplum yaratılıyor ki kişi her zaman kalabalığa karışmaya zorlanıyor ve çoğunluk tarafından bastırılıyor.çoğunluğun söylediklerinin ne derece doğru olduğu ise hiç mi hiç tartışılmıyor.

çoğunluğa karışma merakımız yaşamımızı,aşklarımızı,düşüncelerimizi,hareketlerimizi öylesine kısıtlıyor ki dört bir yanımız başkalarının düşünceleri ve hisleriyle kuşatılmasına rağmen ''özgürüz!'' diye bağırabiliyoruz.ne kadar gülünç değil mi?hiçbirimiz özgürlüğün tanımını yapamıyoruz.hepimiz en doğru özgürlük tanımını yapabilmek için sözlüğe koşuyoruz.ilkokuldan gelen bu alışkanlığımızı da ömürümüz boyunca sürdürüyor;hayatın,arkadaşlığın,aşkın daha binlerce sözcüğün en doğru tanımına sözlükten bakıyor,kendi anlamlarımızı yaratamıyoruz.  işte tam bu nokta da benim yolculuğum başlıyor...

sabah uyandığımda çok önce okuduğum bir şiir geldi aklıma.hemen bilgisayarımı açtım ve şiiri buldum.her okuyuşumda bu şiirden aldığım tat tarif edilmez bir duyguya dönüşüyor.şiiri bitirdiğimde kendi kendime dedim ki iyi ki kalabalığa karışmamışım yoksa bu şiirin tadını yüzyıl dahi yaşasam alamazdım.çevremdeki ayrılıklara bakıp gülüp geçerken,bu şiirdeki ayrığı düşündüm ve dedim ki; evet Gulan,bundan daha anlamlı bir ayrılık olamazdı.işte o şiir:

Senin Korkularını Benim İnceliğimi


Ayrılık ne biliyor musun?
Ne araya yolların girmesi,
ne kapanan kapılar,
ne yıldız kayması gecede,
ne ceplerde tren tarifesi,
ne de turna katarı gökte.

İnsanın içini dökmekten vazgeçmesi ayrılık!

İpi kopmuş boncuklar gibi yollara döktüğü gözlerini,
birer damla düş kırıklığı olarak toplaması içine.
Ardında dünyalar ışıyan camlar dururken,
duvarlara dalıp dalıp gitmesi.
Türküsünü söylecek kimsesi kalmamak ayrılık.
Saçına rüzgar, sesine ışık düşürememek kimsenin.
Çiçekçilerden uzağa düşmesi insanın yolunun.
Güneşin bir ceza gibi doğması dünyaya.
İki adımdan biri insanın, sevincin kundakçısı,
hüznün arması ayrılık.

O küçük ölüm!

Usta dokunuşlarla bizi büyük ölüme hazırlayan.

Ayrılık, o köpüklü öpüşlerin ardından gidip ağzını yıkadığında başlamıştı.
Ben bulutları gösterirken,
“bulmacanın beş harfli yemek sorusuna” yanıt aramanla halkalanmış,
“Aşkın şarabının ağzını açtım, yar yüzünden içti murt bende kaldı”
türküsü tenimde düğümlenirken, odadan çıkışınla yolunu tutmuş,

Dağlarda öldürülen çocukların fotoğraflarını bir kenara itip,
“bu eteğin üstüne bu bluz yakıştı mı? ”
diye sorduğunda varacağı yere varmıştı çoktan.


Şimdi anlıyormusun gidişinin neden ayrılık olmadığını,
bir yaprağın düşmesi kadar ancak, acısı ve ağırlığı olduğunu.
Bir toplama işleminin sonucunu yazmak gibi bir değer taşıdığını.
Boşluğa bir boşluk katmadığını, kar yağdırmadığını yaz ortasında....

Ne mi yapacağım bundan sonra?

Ayak izlerimi silmek için sana gelen bütün yolları tersinden yürüyeceğim önce.
Şiir yazmayacağım bir süre,
Fotoğraflarını güneşe koyacağım, bir an önce sararsınlar diye.
Hediyelik eşya satan dükkanların önünden geçmeyeceğim.
Senin için biriktirdiğim yağmur suyunu, bir gül ağacının dibine dökeceğim.
Falcı kadınlara inanmayacağım artık.
Trafik polislerine adres sormayacağım,
Geleceğe ışık düşüren bir gülüşle gülmeyeceğim kimseye....

Ne yapacağımı sanıyorsun ki?

Tenin tenime bu kadar sinmişken,
ömrüm azala azala önümden akarken,
gittiğin gerçek bu kadar herkese benzerken..
Senin korkularını, benim inceliğimi doldurup yüreğime,
bıraktığın boşluğu yonta yonta binlerce heykelini yapacağım.

Şükrü Erbaş